Her şeye dair yazılarım. Belli bir kategorisi filan yok.

Dönüşüm – Franz Kafka

Artık sayısı bilinmeyecek kadar çok çevirileri yapılmış, bir çok kez incelemesi yazılmış olan, Franz Kafka’nın belki de en ünlü eseri ya da eserlerinden birisi, Dönüşüm. Bu kitabı bilmeyen de okumayan da azdır ama benim okumam için 33. yaşımı beklemem gerekmiş. Keşke daha önce okuyabilseydim.

Dönüşüm’ü okuduktan sonra üzerine düşünmeye başladım. Karakterleri, davranışları, düşünceleri üzerine düşündüm ve kendimce üzerlerine fikirler oluşturdum. Daha sonrasında ise diğer insanların Dönüşüm üzerine ne fikir ürettiklerini merak edip araştırdım. Benim fikirlerime yakın fikirler bulunduğu gibi farklı fikirler de mevcuttu.

Franz Kafka’nın yaşadığı söylenen baba sendromunun kitapta işlendiği üzerine fikirler, bir gencin ailesinden farklı düşünmesi üzerine anlaşılmaması ve kendi içine kapanması üzerine fikirler mevcuttu ama detaylarına inmek istemiyorum. Belki farklı fikirler de mevcuttur Dönüşüm üzerine, hatta olduğuna da eminim ama ben kendi fikirlerimi yazmak istiyorum.

Dönüşüm neydi? Dönüşüm başka bir şeye geri dönmemek üzere değişmekti. Bu yüzden kitabın ismi “Değişim” olarak çevrildiği zamanlar eleştiriye maruz kalmış çünkü değişim geri dönme ihtimalini de içeren bir kelime. Dönüşüm, metaformoz doğada bazı canlıların yaşadığı bir evredir aynı zamanda. Örnek vermek gerekirse tırtılın metaformoz evresinden geçerek kelebeğe dönüşmesi. Geri dönüşü olmayan bir değişim. Bu yüzden yurt dışındaki baskılarda kitabın önyüzünde kelebek kullanıldığı çok olmuştur.

Asıl karakterimiz bir sabah uyandığında kendini böceğe dönüşmüş olarak bulur. İlk başlarda yeni vücuduna nasıl hükmedeceğini bilemez ama zamanlar öğrenir hatta bir böcek gibi düşünmeye, hissetmeye başlar. İnsani düşünceleri, duyguları azalır, hafızasını yitirmeye başlar ama asla unutmayacağı şeyler de mevcuttur. Ailesi ve özellikle kardeşi gibi. Bir çok insan bu dönüşümü, çocukların ergenlik evresi olarak düşünmüş ama sadece bununla sınırlayabilir miyiz? Ben bu dönüşümü insanın zaman içerisinde biriken bilgi ve düşünceleriyl bir noktada kendisinin fikirsel bir dönüşüm geçirmesi olarak da yorumlayabilirim.

İnsanın yaşamında fikirsel devrimler, dönüşümler yaşadığı zamanlar vardır. Bunun ne zaman ya da nasıl olacağı meçhuldur ama çoğu zaman belirli bilgilerin ve fikirlerin toplanması ve kişinin bunları gerçekten özümsemesi gerekir. Kişi bu şekilde devam ederken bir noktada o fikirsel devrimini yaşar. O devrimden sonra artık eski kişi değildir, çok farklı bir kişiye dönüşmüştür. Eski kişiliğine geri dönemez ve yeni kişiliğinde de bir süre bocalama yaşar çünkü sıçrayış gibi bir an yaşamıştır. O kişiliğini özümsemesi ve sonra yoluna devam etmesi gerekir. Bu sırada kendisini ifade edemez, başkaları da onu anlayamaz. Tıpkı ana karakterimizin yaşadığı gibi. Zamanla yeni kişiliğini yani fikirlerini özümseyip kaldığı yerden devam edecektir. Burada bu fikirsel devrimin hangi konu olduğu hiç önemli değildir, yeterli bilgi birikimi ve fikirler ile bunu herkesin yaşadığını düşünüyorum.

Bu fikrin dışında ise ana karakterimizin bazı düşünceleri ve yaşadığı şaşkınlıklar, üzüntüler dikkatimi çekti. Karakterimiz ailesinin iflasından sonra hiç sevmediği bir işte çalışarak belli bir mevkiye gelmiş ve hem ailesini bakıyor hem de ailesinin borçlarını ödüyor. Aslında hiç sevmediği, istemediği bir hayatı yaşıyor, ailesi için kendini feda ediyor. Bu şekilde bir yaşam onu aslında herkese karşı yabancılaştırıyor çünkü böyle bir şeyi yaşayabilmesi için aynı zamanda kendisi olmaktan çıkması gerekiyor. Kendisi olmaktan çıktığı vakit çevresinden doğru bilgi edinemiyor ve yabancılaşıyor. Bundan dolayı dönüşüm geçirdikten bir süre sonra ailesi konuşurken babasının aslında biriktirmiş olduğu bir miktar nakit para olduğunu öğrendiği zaman da şaşırıyor ve aslında daha az çalışabileceğini öğrenmenin mutluluğunu yaşıyor. Ne kadar masumca.

Aslında o kadar masum ki daha fazla çalışacağını bile bile kardeşini konservatuara gönderme planları kurmuş, noel akşamında ona bunu haber etmenin hayallerini kafasında canlandırmıştı. Bunu en son kardeşinin kiracılara kemanı ile bir besteyi çaldığı zaman hatırlamıştı. Oysa bu kardeşinin onun ölümünü istemesini farkettirmiş ve bir kenara çekilip kendi ölümünün gelmesini sağlamıştır.

Bazılarımız o kadar iyi niyetli düşüncelere sahiptir ki bu onu çevresine yabancılaştırır, görmesi gereken şeyleri göremez ve bu karakterimizin yaşadığı iletişim problemini, yalnızlığı belki de kendi ölümünü yaşatır.

Dönüşüm aslında o kadar güzel bir kitap ki her düşündüğümüzde içinden farklı şeyler çıkarabiliyoruz.

Mavi Yunuslar Sarayı

Mavi Yunuslar Sarayı’nı anlatmadan önce bronz çağındaki Girit’ten bahsetmem gerekir.

Bronz çağında, Girit’te Minos uygarlığı bulunmaktaydı. Biz bunu kalıntılardan bilmekteyiz ve bu uygarlığın en büyük söylencesi Minos’un Labirent’i söylencesidir. Ben de bilmiyordum ve bu kitap sayesinde öğrendim. Söylenceye göre Minos, Girit kralıdır. En sevdiği oğlu Atina’da öldürülünce atinalılar bir cezaya mahkum edilir. Tabi bu cezayı kabullenmelerinde tanrılarının cezaları olduğunu düşündükleri kıtlık, sel gibi felaketler ve kahinlerinin tanrılar tarafından cezalandırılmaları gerektiğini söylemeleri en büyük etkendir.

Atinalıların cezası şuydu, Atina soylularının çocuklarından 7 kız ve 7 erkek Girit’te, Minos’un labirentine girecekler ve mitolojik bir yaratık olan boğa insan yani minotor ile yüzleşecekler ve yapabiliyorlarsa çıkacaklar. Bu minotor ise şöyle dünyaya gelmiş;

Efsaneye göre Girit kralı Minos, Poseidon’un onu sınamak için armağan ettiği güzel bir boğayı kurban etmediği için Poseidon’un laneti sonucu karısı Pasiphae, boğalara ilgi duymaya başlamış ve bir boğa ile ilişkiye girdikten sonra yarı boğa yarın insan bir erkek çocuğu dünyaya getirmiştir. İşte bu çocuk minotordur.

Gene efsaneye göre Theseus en son katılan çocuklar arasındadır ve Minos’un kızı Ariadne’ye aşık olmuştur. Birlikte olan iki sevgili bu labirenti yok etmek ve cezayı sonlandırmak için plan yaparlar. Ariadne’nin bir taraftan tuttuğu ip ile içeriye giren Theseus labirentte geri dönüş yolunu bulacaktır. Minotoru öldüren Theseus dönüş yolunda labirenti de yok eder ve Minos uygarlığının sonu başlar.

Minos’un Labirenti efsanesini anlatmamın elbet bir sebebi var, kitabı okuyacaksanız eğer bu efsaneyi bilmek işinize yarayacaktır. Tavsiyem internet üzerinden daha detaylı bir araştırma yapmanız.

Kitabın arka sayfasında ataerkil olan bu efsanenin, anaerkil bir bakış açısından anlatımının hikayesi olduğundan bahsetmektedir. Kitap ilk başlarda yavaş bir başlangıca sahip olup beni sıksa da sonradan beni kendine bağlayıp her kelimeyi aç bir hayvan gibi yalayıp yuttum. Bir sonraki sayfada neler olacağını merak ediyordum ve kitabın başından kalkamıyordum.

Kitabın özellikle en sevdiğim kısmı anaerkil toplumunun da tıpkı ataerkil toplum gibi yobaz olabileceğini göstermesiydi. Erkek egemenliğini arzualayan Minos ile kadın egemenliğinin devamlılığını isteyen ama yeniliklere kapalı olan Pasiphae arasında kalan, baş karakterimiz ve efsanedeki minotor olan Asterios ise her iki cinsiyetinde eşit söz hakkına sahip olduğu bir uygarlık istemektedir. Bu yüzden her iki taraftan da dışlanıp aslında yalnız kalır.

Kitabı mitoloji, fantastik hikaye seven herkese tavsiye ederim. Ben şans eseri ikinci el olarak bulup okumuştum ama sıfırı da satılmakta.

Yinelenen Geçmiş – Geçmiş Yüzyılın İnsanlarıyız

Başlığı aslında henüz bulamadım. Bulunulan dönemi beğenmeyip geçmişe duyulan özlem için bir ad verildiğini hatırlıyorum ama bunun ne olduğunu bulamadım. Bulamayınca ve yazma isteğimin baskın olduğu bu anı dağıtmak istemediğimden şimdilik böyle bir başlık saçmaladım. Eğer değiştirmemişsem ve bu satırlar halen duruyorsa (Ertesi gün oldu sonuç halen aynı) halen bulamamışım ya da aramaktan vazgeçmişim demektir.

Dün Twitter’da her şeyin yeniden remastered edilmesinin normal olduğunu söylemiştim. Buna biraz daha derinlemesine inmek istedim. Neden doğal? Neden beklentilerimiz yükseldi? Neden bir tıkanıklığa girildi? Koltuklarınıza tutunun, bunları anlatmak için biraz geçmişe gitmek gerekecek. Biraz eskiye duyulan özlem gibi gelecek anlattıklarım fakat öyle değil. Durum değerlendirmesi ve karşılaştırma yapıyor olacağım.

Fazla değil, yaklaşık 15 sene öncesine kadar üretilen birçok şey bizi memnun edebiliyordu. Burada şey olarak bahsettiklerim film, müzik, oyun ve burada yazmadığım birçok şey (ne kadar çok şey kelimesini kullandım böyle). Bir film çıkardı ve onu hayran bir şekilde izlerdik. İzlerken heyecanlanır, ter döker hatta bazılarımız oyunculara bağırırdı. Bilgisayar oyunları bizi koltuğa bağlar, saatlerce aralıksız oynardık. Oyun oynarken kaç geceyi uykusuz geçirdiğimi hatırlamam bile. Müzikleri Kral TV’den, radyodan, doldurulmuş kasetlerden ya da son zamanlara doğru sağdan soldan edindiğimiz mp3’lerden dinlerdik. Şimdi ise yeni çıkan filmler mimiklerimizi bile oynatmıyor. Eki filmlere göre çok daha iyi efektlere ve birçok şeye sahipler ama bunlara rağmen heyecanlanmıyoruz. Oyunlar alınıyor ve oynanıyor fakat eskisi gibi saatlerce bilgisayarın başına kitlenmiyoruz, heyecanı yaşatmıyor bize. Tabii bu durum yeni nesillerde böyle değil. Müzikler ise çok nadir insanların etkilendiği bir sektör haline geldi. Aslında sektörler değişmedi, gelişime ayak uydurdular o kadar. Gelişime ayak uyduramayan biziz, daha doğrusu beynimiz.

Eğer bilim sitelerini takip ediyorsanız gelişime ayak uyduramayan beyinlerimiz ile ilgili paylaşımlardan haberiniz olabilir. Olay şu; bilgiye ulaşım çok daha kolay olduğu halde neden okunma sayıları düşük kalıyor? Sebebi beynimizin son 15 yıldaki değişime ayak uyduramaması. Gelişen internet ve teknoloji sayesinde beynimiz bilgi bombardımanına maruz kalıyor. O kadar çok bilgiye maruz kalıyoruz ki birçoğunu elemek zorunda kalıyoruz ve bunu farkında olmadan yapıyoruz. Sırf bu yüzden maruz kaldığım gereksiz bilgileri azaltmak için sosyal medyadan uzaklaştım, gündemi takip etmeyi bıraktım.

Şimdi bu durumu aklımızın bir köşesine koyalım ve konumuza dönelim. 15 sene öncesine kadar erişebildiğimiz kitap, film, müzik, oyun miktarı bugüne oranla çok azdı. Beynimiz bilgi bombardımanına maruz kalmıyordu. Doğal olarak bu az sayıdaki şeyleri elde ettiğimizde günlerce aç kalmış bir insan gibi onu iştahla tüketiyorduk. Bu iştah onun değerini, güzelliğini artırıyordu. Zaman ilerledi, teknoloji gelişti ve bilgi ise katlanarak arttı. Beynimiz bilgi bombardımanına maruz kaldığı gibi erişebildiğimiz kitap, film, müzik, oyun miktarı ise inanılmaz bir şekilde arttı. Nasıl farketmeden bilgileri elemek zorunda kalıyorsak bunları da elemek durumunda kalıyoruz veya beklentilerimizi yükseltiyoruz. Bu yükselen beklentileri ise artık karşılayamamaya başladılar.

Bunun sonuçlarını ise yeni yeni görmeye başladık. Film sektörünü pek takip etmem ama bazı yerlerde okuduğum kadarıyla, beklentinin yüksek olması nedeniyle trend olmayan bir fikir için bütçeler ayrılmamaya başlanmış ve bunun sonucunda düşük bütçeli ama izlenme oranı yüksek kaliteli filmleri görme ihtimalimizin düştüğünden bahsediyorlardı. Artık kenara sıkışan film sektörü eski filmleri tekrar süsleyip piyasaya sürmeye başladılar. Aynı şekilde kitaplarda ise satması garanti olanların basılmasına ağırlık verildiğini söyleyebiliriz. Bizim ülkede ise eski kısaltılmış kitapları (mesela Stephen King’in “Mahşer”, “O” kitapları) tam metin olarak yayınlıyorlar. Bazılarına baktımda kitabı yarı yarıya kısatlmışsınız insanfsızlar! Oyunlarda ise eski oyunların devamı çıkarılmaya çalışılıyor fakat onu ilk üretenlerin kafasına sahip olmadıkları için aynı tadı veremiyor. Müziğe girmek istemiyorum bile…

Peki tüm bunlar kimler için yapılıyor? Bizler gibi internetin yükselişinden (Terminator 3 – Rise Of The Machines tadında oldu) önce yaşamış ve buna tanıklık etmiş olanlar için. Einstein’ın hayatını araştırdığım vakit onla ilgili çarpıcı bir gerçekle karşılaşmıştım. Onun gibi bir dehanın kuantum mekaniğini kabul etmemesini saçma buluyordum. Fakat o aslında 20.yy’da yaşayan bir 19.yy insanıydı. 19.yy’ın sonlarında doğmuş, o çağın insanı olmuş fakat 20.yy’a da girmek zorunda kalmıştı. Bir 19.yüzyıl insanı olarak klasik, determenistik evreni kabullenmekte direniyordu. Bizler ise 21.yy’da yaşayan 20.yy insanlarıyız. Şu an çoğunlukta olduğumuz için bizi memnun etmeye çabalıyorlar ve eskileri yeniden ortaya çıkarıyorlar. Bu tıkanıklığın ise en fazla 5-10 yıl süreceğini tahmin ediyorum. Bir sonraki nesiller böyle bir geçiş yaşamadığı için ve zaten bilgi bombardımanı ile büyüdükleri için alışmış olacaklar.

Her ne olursa olsun ben gelişime ayak uydurmak ve ilerlemek için çaba gösteriyorum. En basit örneğini ele alırsak, etrafım kitabın sayfalarına dokunacağım, kokusunu hissedeceğim diyen romantik geri kalmışlarla dolu iken ben telefonda bile e-kitap okuyarak ilerlemeye devam ettim. Zaten yazılım uzmanı olduğum için geride kalmamak adına takip ettiğim teknolojiler büyük ihtimalle fizikçilerin takip etmesi gereken bilimsel yayınlarla eş değer büyüklüktedir.

Peki siz 20.yy insanı olarak kalmaya devam edecek misiniz?

Sizi bilmem ama ben bu filme gideceğim! Halimden memnunum!

Sizi bilmem ama ben bu filme gideceğim! Halimden memnunum!

Çocuklar, Örüntüler Ve Desenler

Çocuklar bazen çok garip ve şaşırtıcı olabilir değil mi? Arada bir internet sitelerinde, televizyonda ya da sosyal medyada yapılan paylaşımlarda çocuklara sorulan sorular ve bu sorulara verilen, hiç kimsenin aklına gelmeyecek şaşırtıcı cevapları görüp “bu çocuklar ne harika şeyler değil mi?” diye söyleniriz (ben söylenmiyorum, harika da bulmuyorum).

Bugün çocukluğumdan bir anım aklıma geldi. Hangi ders olduğunu hatırlamıyorum ama bir dersin sınavında “Atatürk’ün icraatları nedir?” (buna benzer bir soruydu işte) sorusuna cevap verdiğimi gayet iyi hatırlıyorum. Bize öğretilmiş her şeyi çok güzel bir şekilde yazıyorum tabi ama bununla da kalmıyorum. Nedendir hatırlamıyorum ama kafadan atmaya başlıyorum. Polis memurlarını, trafik polislerini, televizyonu ve aklıma ne gelirse Atatürk bulmuştur diye sıralıyorum. Herhalde çocuk kafamla yeterli bilmediğimi düşünüp ne bulursam yazıyorum. Öğretmenim bu ilginç cevabı gördü ve beni aynı sınava iki kez daha soktu fakat ben aynı şeyleri inatla yapmaya devam ettim. Beni uyarıp bilgilendirdi mi hatırlamıyorum.

İnsanlara bu tepkileri verdiren durumlardan birisi de sınavlara verilen ilginç cevaplardı zaten. Bugün bu anılarım ve şu anda yazdıklarım aklıma geldi ve gülümsedim. Bundan sonra yazacaklarım ise ilişkisini kurduğum yani gördüğüm desenler üzerine olacak.

Hepimiz biliriz, IQ testi vardır. Zekanın değerini ölçtüğü iddia edilen standartlaşmış testlerden birisidir. İnsanın farklı olmasının en temel sebebi çevresinde kurabildiği ilişkiler ve görebildiği örüntüler, desenlerdir. Bana göre zekamızın temeli de budur aslında. Temelin üzerinde daha başka şeyler var mı henüz cevap veremiyorum.

Bir kediyi ele alalım, ucunda bir top bağlı olan iple onunla oynadığımız zaman gerçekleşen durum şudur; kedi bu top ve bizimle ilgili olan ilişkiyi kavrayamaz dolasıyla deseni de göremez. Bundan dolayı topu bizim oynattığımızdan habersiz bir şekilde onunla sıkılana kadar oynar. Bizim onu oynattığımızı anlayamazlar. Bizim çevremizdeki ilişkileri kavrama yeteneğimiz çok gelişmiş olduğu için çok daha kompleks desenleri görebilmekteyiz. Sadece Newton’un kütleçekim kuramı ile galaksilerin uçtaki yıldızların olması gerekten daha hızlı döndüğünü, buna rağmen galaksiden kopmadığını farkedip bir ilişki gördük. Daha sonra ise çok kompleks bir deseni görüyoruz ve olması gereken bir karanlık madde fikri ortaya atıyoruz. Etrafımızdaki neredeyse tüm galaksilerin bizden uzaklaştığını görüp bir ilişkiyi yakalıyor ve evrenin genişlemesi gerektiğini söylüyoruz. Bununla da yetinmiyor büyük patlama denilen bir olgunun olması gerektiğini (desen) farkediyor ve bunun olması durumunda bir ışımanın olması gerektiğini anlıyoruz. Tabiki bunların hepsini keşfediyoruz bir süre sonra. Buraya sığdıramayacağım bir sürü şeyden bahsedebilirim ama yazmaktan sıkılacağımı anlıyorum.

Her neyse asıl konumuza dönelim. IQ seviyesi sabit bir sayı değildir. Düşük puan aldıysanız endişelenmeyin. İlişkileri yakalamakla yeterince ilgilenmemiş, etrafını gözlemlemeyen, yürüdüğü sokağı bile aslında görmeyen sıradan bir insansınız demektir. Sorunlan sorular bazen sosyal medyada da paylaşılır ve birbirinden farklı cevaplar bulursunuz. Size bir gerçeği söyleyeyim, hepsi de doğru cevaptır. Bu soruları yeterince incelerseniz birden fazla ilişki, desen bulursunuz. Ben her defasında en az 3 tanesini görebiliyorum. Bazen göremediğim başka desenleri de başkalarının cevabında buluyorum. Kısacası doğruları belirleyen şey bizim gördüğümüz desene göre belirleniyor. Bu durumu insan toplumlarına uyarlayabilirsiniz.

Dediğim gibi IQ seviyesini dert etmeyin, yükseltilebiliyor. Ben yazılımla ve bilimle ilgilenmeden önce normal seviyelerde bir puan (90 civarı) alırken yazılım konusunda uzmanlaşıp bilimle de hobi olarak ilgilendikten sonra hiç uğraşmadan 130 civarlarında alabildiğimi gördüm. Mesleğim ve hobilerimin doğal sonucu olarak benim daha çok ilişki, desen veya örüntü yakalayabilmemi sağladı. Bunun analitik yönünüzle bağlantısını farkedebildiğinizi düşünüyorum.

İşin özü, çocukların bizi şaşırtan ilginç cevaplar verebilmesini ve farklı davranmasını buna bağlamakta hiç sorun görmüyorum. Biz öğrendikçe, büyüdükçe, gözlemledikçe her şey ile ilgili kabullendiğimiz sağlam bir desen oluyor ve bu desen bizim hayat standartımız oluyor. Çocuklarda standartlaşmış bir desen bulunmadığı için alışılmadık cevaplar verebiliyor ve bizim mantık kuramadığımız davranışları sergileyebiliyorlar. Pek de abartılacak bir şey yokmuş değil mi?

Aslında abartılacak başka şeyler var ama bu da farklı bir yazının konusu olur.

Bağnazlar Her Zaman Kazanır mı?

Neden böyle bir soru sordum? Aslında uzun bir süredir aklımda olan ama belki de dile getirmekten çekindiğim bir şey. Çünkü böyle bir olasılığı ben de kabul etmek istemiyorum. Öncelikle bu konuya nereden vardım onu anlatayım.

Kısa bir süre önce “Ototopçunun Galaksi Rehberi” kitabını bitirdim. İlk iki kitabı güzel olmakla beraber son üç kitabını beğenmedim. İlk iki kitap, o radyo oyunu heyecanını taşırken son üç kitapda bu heyecanı göremedim. Sanki “bu tuttu hadi daha çok yazalım” demişler gibiydi. İşte bu kitapta bilinen karakterlerimiz var, Arthur ve Ford. İkinci kitapta bu ikisi ve Slartibarfast arasında evreni kurtarmak ile ilgili bir diyalog geçer. Bunu olduğu gibi yazmak istiyorum (Kindle ve e-book’un yararları, ufak bir aratma ile hemen buldum…).

“İşin aslı” dedi “senin benim gibi insanlar, Slartibarfast ve Arthur gibileri yani – özellikle de ve esas Arthur gibiler – istesen de istemesen de yüzeysel merakları olan, egzantrik, sağa sola saldıran boş gezenin boş kalfaları da diyebiliriz kendimize.”

Slartibarfast biraz aklı karıştığı biraz da bozulduğu için kaşlarını çattı. Konuşmaya başladı.

“…” den ileri gidemedi.

“Biz hiçbir şeye aklımızı takmıyoruz, tamam mı?” diye üsteledi Ford.

“…”

“Ve yönlendirici faktör de bu. Fanatizmi yenemeyiz. Onların umurunda, bizimse değil. Kazanan onlar.”

Bu satırlar, belleğimin bir noktasında yer edip ara sıra rahatsız etmeye başladı. Benzerliği görebiliyordum. Arada bir bu benzerliği kabul etmeyip onu kırmak için mücadele etsem de yorgun düşüp kaybediyordum.

Elbette bağnazlık her şey ile alakalı olabilir fakat aklımda canlanan manzarayı anlatmam gerekiyor. Bilim tarihini okuduğum vakit her medeniyette bilimsel aydınlanma ve buna karşı olanların (bağnazların) savaşını gördüm. Çoğunlukla da bağnaz olmayanlar kaybetmiştir. Son üç yüz yılda kazanmasının sebebini canla başla çalışan bilim insanları ve felsefeciler olarak belirtmek isterdim ama yapamıyorum. Tek sebebi var, insanların işine geldi. Bilimsel gelişmeler her alanda işlerine yaradı ve şu anda bile hükümetlerin işlerine gelen (özellikle silah) alanlara kaynak açılmasının sebebi de bu.

Aydın diye geçinen bizler asla fanatikler gibi umursamadık, umursamayacağız. Asla fanatikler gibi kollektif bir çalışmada olmayacağız. Umursayanların ve kollektif çalışmada olanların da umutlarını bitirip isteklerini yokettik. Geriye kalanlar ise umursadıkları için değil, çıkarları için kahraman gözükmeye devam ettiler….

Kahraman olmak çok kolay aslında…

Soruma cevap vereyim. Ortada kazanılacak bir şey yok aslında. Kazanılacak bir şey olmadığı için kazanan da olamaz.

1. ODTÜ Lisans Öğrencileri Felsefe Kongresi – 1. Gün Gözlemi

Bir süredir bu felsefe kongresini bekliyordum ve bugün büyük bir merakla ODTÜ’ye gittim izlemek için.

1-odtu-lisans-ogrencileri-felsefe-kongresi-1-gun-gozlemi-1Normalde bazı arkadaşlarım (Ege gibi) felsefe kongresinde olmamı anormal bir şeymiş gibi karşıladılar ve şaşırdılar. Çünkü normalde felsefeye karşı olan tutumumu biliyorlardı fakat ben her türlü bilgiyi öğrenme hedefine sahip olduğum için anormal bir durum yok.

Ben oraya vardığımda 70 yaşlarında birisi konuşmasını yapıyordu. Sanıyorsam Prof. Dr. Ahmet İnam (ODTÜ, Felsefe Eski Bölüm Bşk.)’tı. Kendi dönemi ile şimdiki dönem arasındaki farktan bahsedip önceden böyle kongrelerin olacağından ve katılım olacağından asla söz edilmeyi bırakalım düşünmeyeceğinden bahsetmişti.

İlk sunumu yapan, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünde okuyan Enes Bilgin, “Diğer Zihinler ve Başka Ben’ler Problemi” başlıklı konuyu anlattı.

Descartes’den giriş yaparak analitik felsefedeki zihin felsefesinin fizikalist bakış açısı ile zihni incelediğini, yani zihni bedene, beyine indirgediğini anlatır. Bu sırada fizikalist bakış açısının ve yöntemlerinin zihni sadece 3. bakış açısıyla izleyebileceğini, 1. bakış açısı ile gözlemlenemeyeceği sıkıntısını ele alarak asla bir sonuca ulaşamayacağını söyler. Aynı şekilde farlı zihinler ve benler probleminin bu bakış açısının başarıya ulaşsa bile çözümlenip çözümlenmeyeceğinin bilemeyeceğini söyledi.  Anlatımı amatördü ama ileride geliştireceğini düşünüyorum.

İkinci sunumda ise ODTÜ Felsefe Bölümünde okuyan Baran Kaplan, “Bilincin Zor Problemi Üzerine: Çoklu Taslaklar Modeli vs. Homunkulus (MDM vs. Homonculus)” başlıklı konuyu anlattı.

Öncelikle zihnin farkındalık düzeylerinden (koma, uyku, uyanıklık) bahsedip zihin beden ilişkisine girmiştir. Substanz Düalizmi ve Nitelik Dualizminden bahsedip çeşitli bilinç tanımlarından (felsefi zombi vs.) bahsetmiştir. Daniel Dennett’e göre bilinç sosyo-kültürel unsurlar tarafından tespit edilip belirlenen kompleks bir yapıdan başkası değildir. Kısacası ben bir ağacı ve manzarayı seyredebiliyor olabilirim ama bu sırada farkında değilimdir. Farkına varmam birisine anlatmam sırasında oluşuyor. Bu gündelik hayatta da şöyle örneklenebilir. Etrafımızda bir çok şey vardır ve farkında değilizdir. Sadece sosyo-kültürel olaylarda farkına varmaya başlarız. Bunun dışında yapay zekaya girerek ve yapılan beyin çalışmalarına girerek aynı şekilde 3. şahız deneyimlerini elde edebileceğimiz ama 1. şahıs kişisindeki deneyimleri asla bilemeyeceğimiz durumunu anlattı. Böyle bir durumda yapay zekanın gerçekten bilince sahip olduğunu anlayabilecek miyiz?

Şöyle bir önermesi oldu. Bir lahmacun yemenin nasıl bir his olduğunu (makinenin yiyebildiğini varsayıyoruz) makineye ve insana sorduğumuzu varsayalım. Makine elindeki verilerin dışına çıkamayacaktır. Yani baharatlı ise baharatlı, hamuru şu şekilde vb. şekilde cevap verecektir. Misal insan “Efsane bu ya” diye cevap verebilecektir. Eğer makine de aynı cevabı veriyorsa bu biz cevabı ona girdiğimiz için olacaktır dedi.

Bu konuda benim aklıma soru geldi ve sonrasında kendisine sordum. İnsanın “Efsane bu ya” cevabı ile makinenin verdiği niteliksel cevaplar arasındaki fark nedir? İnsanın yoktan üretebilir olması mı? Eğer bu şekilde incelersek google’ın bir deneyi ile yapay zekaların bunu zaten yapabildiğini görebiliriz. Google 3 tane yapay zekayı kapalı bir ortamda deneye tabi tutar. Şifreleme ile ilgili hiç bir veri girdisi yapmamıştır. Bu 3 yapay zekadan ikisi birbirleri arasında bir şifreleme protokolü geliştirir ve üçüncü yapay zekadan gizli bir şekilde iletişim kurmaya başlarlar. İşin ilginci ise üçüncü yapay zeka ise onların şifreli protokolünü kırmak için algoritma geliştirmeye başlar. Henüz bir kaç gün önce haberleri yayınlandı bunun.

Burada yoktan var etme görüyoruz. Şifreleme ile ilgili hiç bir veri yokken kendileri bunu geliştiriyorlar. Eğer o niteliksel bilgiden farkı bu ise zaten başardılar. Değilse nedir bu fark? Açıkcası burada tatmin edici bir cevap alamadım :) Yapay zekaların daha gelişmiş ve farklı bir dil vb. şeyler geliştirebileceğini söyledi ama bu durum cidden farklıydı.

Bir diğer sunum ise Doç. Dr. Murat Arıcı tarafından “Temel Zihin Felsefesi Problemlerinin Dünü, Bugünü ve Muhtemel Bir Yarını” başlıklı konuyu anlattı.

Başlangıçta zihin felsefesinin genel problemlerine değindikten sonra bu konudaki 3 temel sınırdan bahsetti. Bunlar;

  1. Gözlemler yapmaya kalktığımızda 3. bakış açısına mahkumuz.
  2. 3. bakış açısına mahkum olduğumuz için doğru veriye ulaşsak bile ispatlamamızın hiç bir yolu yok.
  3. Zihinler arası perspektif deneyimleri aktarmanın bir yolu yok.

Bunların temellerini anlattıktan sonra varılabilecek üç sonuçtan bahsetti.

  1. Naturalist/Bilimsel Direniş; Başarısız olduğunu bilerek bu tür yöntemlerde inatla devam etmek.
  2. Kötümser Bakış; Bu sonuçta ise yenilgiyi kabul edip araştırmaktan vazgeçmek var.
  3. Bilişsel Bilimsel Bakış; Burada ise araştırmaya devam edip bilimsel metodları 1. bakış açısını da kapsayacak şekilde genişleterek ilerlemek. Sınırların farkında olmak.

1-odtu-lisans-ogrencileri-felsefe-kongresi-1-gun-gozlemi-2Burada ben futuristik bir düşünce olan tekillik, yani bir network’e insanların bilincini bağlayıp tek bir bilinç haline bürünüp aslında birbirlerinin perspektifine bakabileceği fikrine ne diyorsunuz diye sordum. O da benim düşündüğümü cevapladı. Böyle bir durumda kendi öznelliğimizi yitiriyoruz. Yapacaksak öznelliğimizi yitirmeden yapmalıyız dedi. Burada düşündüm. Başkasının öznelliğini deneyimlemek kendi öznelliğimizin kaybolması anlamına gelmeye mahkumdur. Mümkün mü gerçekten?

Bir sonraki konuşmacı ise Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden Mustafa Karataş, “İnsanın Düşünebilme Yetisi Üzerine İnceleme” başlıklı konusunu anlattı.

O konusunu anlatmadan önce elimdeki kağıttan onun özetini okumuştum. Orada kendisinin tüm deneysel edinimlerini gözardı ederse, yani tüm duyularını yok sayarsa hiçliğin içinde sadece kendi benliğini bileceği bir düşünce deneyi yapmış. Descartes’in Cogito Ergo Sum sözüne bu şekilde ulaştığını düşünmüş. Ama sonra yeni doğmuş bir bebeğin tüm duyularının çalışmadığını varsayarak ilerlemiş. O zaman bebek benliğini fark edebilir mi? Fark edemeyeceği sonucuna varmış. Bu düşünce deneyini yapıp aynı soru ile ben de aynı sonuca varmıştım. Zihin gelişemezdi, gelişebilmesi için bilgi girişine ihtiyacı vardı. İlk defa benden bir başkasının benzer sonuca vardığını görmüştüm. Konusunda söz alarak bu durumdan bahsettim kendisine.

Bir sonraki konuşmacı Marmara Üniversitesi, Hukuk Fakültesinden Ergün Sak, “Etik ve Siyasetteki Sonuçlarıyla Zihin Felsefesinin Önemi: Kant ve Bentham Örneği” başlıklı konusunu anlattı. Kant’ın etik felsefesi ile Betham’ın etik felsefesini temel alarak siyasi görüşlerin farkına girdi.

Daha sonra Akdeniz Üniversitesi, Felsefe Bölümünden Cansu Soyluethem “Mekanistik Evren Anlayışı Çerçevesinde Etik Problemler” başlıklı konusuna başladı.

Yapay zekaların ortaya çıkışı ile var olabilecek etiksel problemlerden bahsetti genelde. Özellikle yapay zekaların bizden çok daha ileri seviye olabileceği bir durumda bize zarar verebileceklerinden ya da bizim atıl kalıp psikolojimizin kötü bir noktaya gelebileceğimizden bahsetti. Yapay zeka ve robotik çalışmaların gerekliliğini savunduğunu ama etik taraflarının da gözden kaçırılmaması gerektiğinden bahsetti.

Özellikle bir konudan bahsetti dikkatimi çeken. Yapay zeka ve insan bilinci arasındaki farktan bahsederken aslında tüm her şeyin elektriksel akımın beynimizdeki yorumdan ibaret olduğunu ve dış dünyanın hayal veya gerçek olup olamayacağını asla bilemeyeceğimizi söylemişti. Kendisine, bu düşünce sisteminin aynı şekilde bu elektriksel yorumunda gene duyularımız aracılığı ile oluşan elektriksel yorum ile elde ettiğimiz bir bilgi olduğunu böylece bu düşüncenin kendi kendisini bilinemez ve güvenilmez hale getiren bir paradoksa sahip olduğunu söyleyerek ne düşündüğünü merak ettiğimi belirttim.

Kendisi bu konularda çok araştırma yaptığını ama yaptığım paradoksa asla karşılaşmadığını bu yüzden düşünmediğini ama gerçekten güzel bir konuya değindiğimi belirtti. O andan sonra bunu benden başkası acaba hiç düşündü ve ortaya sürdü mü diye merak ettim. Bilen birisi varsa beni aydınlatırsa sevinirim.

Sonraki konuşmacı ODTÜ, Felsefe Bölümünden Yavuz Başoğlu & Mehmet Taylan Cüyaz (Ama sadece Yavuz çıktı konuşmaya) “Boş Adlar; Dil Felsefesi, Mantık ve Ontoloji” başlıklı konuyu anlattı. Temel olarak şundan bahsetti;

Yerine koyma ve 3. zıtlık argümanlarının normalde işe yaradığı ama boş adlarda (Gülyabani gibi gerçeklikte yer alaman isimler vb.) işe yaramadığını anlattı. Misal, bir önermenin ya kendisi ya da zıttı doğrudur fakat söz konusu boş adlar olunca şöyle bir durum oluşuyor;

  • Gülyabani mavi gözlere sahiptir.
  • Gülyabani mavi gözlere sahip değildir.

Bu durumda birinden birisi doğru olması gerekiyor ama ortada Gülyabani yok.

En son konuşmacı ise Hacettepe Üniversitesi, Felsefe Bölümünden Deniz Ayhan “David Hume’un Tümevarım Sorununa Karl Popper’ın Çözümü” başlıklı konuyu anlattı. Bilim felsefesinde Hume’un deneysel fizikçi olarak tümevarım yönteminin oluturduğu bir sorundan bahsetti. Hume, “Yarın Güneş doğacak” gibi bir önermenin a priori akıl yürütmeler aracılığı ile ulaşamayacağını belirtir. Çünkü öyle bir kabul için birkaç defa deneyimlememiz, yani a posteriori akıl yürütme yapmamız şarttır. Biz denelerde neden/sonuç ilişkisine göre bir önermeye ulaşırız fakat deneyler bize asla nedeni göstermez, art arda gerçekleşen olaylardan ibarettir. Neden bilgisi izim inancımızdır der Hume ve bilimi bir inanç olarak niteler.

Popper ise bunu kabul etmekle beraber bilimsel metodu bu durumdan kurtarmak için doğrulama yerine yanlışlama yönteminden bahseder ve bir teori yanlışlanabilir olduğu sürece bilimin içine girer, yanlışlanmadığı sürece de doğru kabul edilir der.

Güzel bir gün oldu ve keyif aldığımı belirtebilirim. Yarın gidemeyeceğim için 2. günün gözlemini yazamayacağım.Bir süredir bu felsefe kongresini bekliyordum ve bugün büyük bir merakla ODTÜ’ye gittim izlemek için.

1-odtu-lisans-ogrencileri-felsefe-kongresi-1-gun-gozlemi-1Normalde bazı arkadaşlarım (Ege gibi) felsefe kongresinde olmamı anormal bir şeymiş gibi karşıladılar ve şaşırdılar. Çünkü normalde felsefeye karşı olan tutumumu biliyorlardı fakat ben her türlü bilgiyi öğrenme hedefine sahip olduğum için anormal bir durum yok.

Ben oraya vardığımda 70 yaşlarında birisi konuşmasını yapıyordu. Sanıyorsam Prof. Dr. Ahmet İnam (ODTÜ, Felsefe Eski Bölüm Bşk.)’tı. Kendi dönemi ile şimdiki dönem arasındaki farktan bahsedip önceden böyle kongrelerin olacağından ve katılım olacağından asla söz edilmeyi bırakalım düşünmeyeceğinden bahsetmişti.

İlk sunumu yapan, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünde okuyan Enes Bilgin, “Diğer Zihinler ve Başka Ben’ler Problemi” başlıklı konuyu anlattı.

Descartes’den giriş yaparak analitik felsefedeki zihin felsefesinin fizikalist bakış açısı ile zihni incelediğini yani zihni bedene, beyine indirgideğini anlatır. Bu sırada fizikalist bakış açısının ve yöntemlerinin zihni sadece 3. bakış açısıyla izleyebileceğini, 1. bakış açısı ile gözlemleyemeceği sıkıntısını ele alarak asla bir sonuca ulaşamayacağını söyler. Aynı şekilde farlı zihinler ve benler probleminin bu bakış açısının başarıya ulaşsa bile çözümlenip çözümlenmeyeceğinin bilemeyeceğini söyledi.  Anlatımı amatördü ama ileride geliştireceğini düşünüyorum.

İkinci sunumda ise ODTÜ Felsefe Bölümünde okuyan Baran Kaplan, “Bilincin Zoor Problemi Üzerine: Çoklu Taslaklar Modeli vs. Homunkulus (MDM vs. Homonculus)” başlıklı konuyu anlattı.

Öncelikle zihnin farkındalık düzeylerinden (koma, uyku, uyanıklık) bahsedip zihin beden ilişkisine girmiştir. Substanz Düalizmi ve Nitelik Düalizminden bahsedip çeşitli bilinç tanımlarından (felsefi zombi vs.) bahsetmiştir. Daniel Dennett’e göre bilinç sosyo-kültürel unsurlar tarafından tespit edilip belirlenen kompleks bir yapıdan başkası değildir. Kısacası ben bir ağacı ve manzarayı seyredebiliyor olabilirim ama bu sırada farkında değilimdir. Farkına varmam birisine anlatmam sırasında oluşuyor. Bu gündelik hayatta da şöyle örneklenebilir. Etrafımızda bir çok şey vardır ve farkında değilizdir. Sadece sosyo-kültürel olaylarda farkına varmaya başlarız. Bunun dışında yapay zekaya girerek ve yapılan beyin çalışmalarına girerek aynı şekilde 3. şahız deneyimlerini elde edebileceğimiz ama 1. şahıs kişisindeki deneyimleri asla bilemeyeceğimiz durumunu anlattı. Böyle bir durumda yapay zekanın gerçekten bilince sahip olduğunu anlayabilecek miyiz?

Şöyle bir önermesi oldu. Bir lahmamcun yemenin nasıl bir his olduğunu (makinanın yiyebildiğini varsayıyoruz) makineye ve insana sorduğumuzu varsayalım. Makine elindeki verilerin dışına çıkamayacaktır. Yani baharatlı ise baharatlı, hamuru şu şekilde vb. şekilde cevap verecektir. Misal insan “Efsane bu ya” diye cevap verebilecektir. Eğer makine de aynı cevabı veriyorsa bu biz cevabı ona girdiğimiz için olacaktır dedi.

Bu konuda benim aklıma soru geldi ve sonrasında kendisine sordum. İnsanın “Efsane bu ya” cevabı ile makinenin verdiği niteliksel cevaplar arasındaki fark nedir? İnsanın yoktan üretebilir olması mı? Eğer bu şekilde incelersek google’ın bir deneyi ile yapay zekaların bunu zaten yapabildiğini görebiliriz. Google 3 tane yapay zekayı kapalı bir ortamda deneye tabi tutar. Şifreleme ile ilgili hiç bir veri girdisi yapmamıştır. Bu 3 yapay zekadan ikisi birbirleri arasında bir şifreleme protokolü geliştirir ve üçüncü yapay zekadan gizli bir şekilde iletişim kurmaya başlarlar. İşin ilginci ise üçüncü yapay zeka ise onların şifreli protokolünü kırmak için algoritma geliştirmeye başlar. Henüz bir kaç gün önce haberleri yayınlandı bunun.

Burada yoktan var etme görüyoruz. Şifreleme ile ilgili hiç bir veri yokken kendileri bunu geliştiriyorlar. Eğer o niteliksel bilgiden farkı bu ise zaten başardılar. Değilse nedir bu fark? Açıkcası burada tatmin edici bir cevap alamadım :) Yapay zekaların daha gelişmiş ve farklı bir dil vb. şeyler geliştirebileceğini söyledi ama bu durum cidden farklıydı.

Bir diğer sunum ise Doç. Dr. Murat Arıcı tarafından “Temel Zihin Felsefesi Problemlerinin Dünü, Bugünü ve Muhtemel Bir Yarını” başlıklı konuyu anlattı.

Başlangıçta zihin felsefesinin genel problemlerine değindikten sonra bu konudaki 3 temel sınırdan bahsetti. Bunlar;

  1. Gözlemler yapmaya kalktığımızda 3. bakış açısına mahkumuz.
  2. 3. bakış açısına mahkum olduğumuz için doğru veriye ulaşsak bile ispatlamamızın hiç bir yolu yok.
  3. Zihinler arası perspektif deneyimleri aktarmanın bir yolu yok.

Bunların temellerini anlattıktan sonra varılabilecek üç sonuçtan bahsetti.

  1. Naturalist/Bilimsel Direniş; Başarısız olduğunu bilerek bu tür yöntemlerde inatla devam etmek.
  2. Kötümser Bakış; Bu sonuçta ise yenilgiyi kabul edip araştırmaktan vazgeçmek var.
  3. Bilişsel Bilimsel Bakış; Burada ise araştırmaya devam edip bilimsel metodları 1. bakış açısını da kapsayacak şekilde genişleterek ilerlemek. Sınırların farkında olmak.

1-odtu-lisans-ogrencileri-felsefe-kongresi-1-gun-gozlemi-2Burada ben futuristik bir düşünce olan tekillik, yani bir network’e insanların bilincini bağlayıp tek bir bilinç haline bürünüp aslında birbirlerinin perspektifine bakabileceği fikrine ne diyorsunuz diye sordum. O da benim düşündüğümü cevapladı. Böyle bir durumda kendi öznelliğimizi yitiriyoruz. Yapacaksak öznelliğimizi yitirmeden yapmalıyız dedi. Burada düşündüm. Başkasının öznelliğini deneyeimlemek kendi öznelliğimizin kaybolması anlamına gelmeye mahkumdur. Mümkün mü gerçekten?

Bir sonraki konuşmacı ise Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden Mustafa Karataş, “İnsanın Düşünebilme Yetisi Üzerine İnceleme” başlıklı konusunu anlattı.

O konusunu anlatmadan önce elimdeki kağıttan onun özetini okumuştum. Orada kendisinin tüm deneysel edinimlerini gözardı ederse, yani tüm duyularını yok sayarsa hiçliğin içinde sadece kendi benliğini bileceği bir düşünce deneyi yapmış. Descartes’in Cogito Ergo Sum sözüne bu şekilde ulaştığını düşünmüş. Ama sonra yeni doğmuş bir bebeğin tüm duyularının çalışmadığını varsayarak ilerlemiş. O zaman bebek benliğini farkedebilir mi? Fark edemeyeceği sonucuna varmış. Bu düşünce deneyini yapıp aynı soru ile ben de aynı sonuca varmıştım. Zihin gelişemezdi, gelişebilmesi için bilgi girişine ihtiyacı vardı. İlk defa benden bir başkasının benzer sonuca vardığını görmüştüm. Konusunda söz alarak bu durumdan bahsettim kendisine.

Bir sonraki konuşmacı Marmara Üniversitesi, Hukuk Fakültesinden Ergün Sak, “Etik ve Siyasetteki Sonuçlarıyla Zihin Felsefesinin Önemi: Kant ve Bentham Örneği” başlıklı konusunu anlattı. Kant’ın etik felsfesi ile Betham’ın etik felsefesini temel alarak siyasi görüşlerin farkına girdi.

Daha sonra Akdeniz Üniversitesi, Felsefe Bölümünden Cansı Soyluethem “Mekanist Evren Anlayışı Çerçevesinde Etik Problemler” başlıklı konusuna başladı.

Yapay zekaların ortaya çıkışı ile var olabilecek etiksel problemlerden bahsetti genelde. Özellikle yapay zekaların bizden çok daha ileri seviye olabileceği bir durumda bize zarar verebileceklerinden ya da bizim atıl kalıp psikolojimizin kötü bir noktaya gelebileceğimizden bahsetti. Yapay zeka ve robotik çalışmaların gerekliliğini savunduğunu ama etik taraflarının da gözden kaçırılmaması gerektiğinden bahsetti.

Özellikle bir konudan bahsetti dikkatimi çeken. Yapay zeka ve insan bilinci arasındaki farktan bahsederken aslında tüm her şeyin elektriksel akımın beynimizdeki yorumdan ibaret olduğunu ve dış dünyanın hayal veya gerçek olup olamayacağını asla bilemeyeceğimizi söylemişti. Kendisine, bu düşünce sisteminin aynı şekilde bu elektriksel yorumunda gene duyularımız aracılığı ile oluşan elektriksel yorum ile elde ettiğimiz bir bilgi olduğunu böylece bu düşüncenin kendi kendisini bilinemez ve güvenilmez hale getiren bir paradoksa sahip olduğunu söyleyerek ne düşündüğünü merak ettiğimi belirttim.

Kendisi bu konularda çok araştırma yaptığını ama yaptığım paradoksa asla karşılaşmadığını bu yüzden düşünmediğini ama gerçekten güzel bir konuya değindiğimi belirtti. O andan sonra bunu benden başkası acaba hiç düşündü ve ortaya sürdü mü diye merak ettim. Bilen birisi varsa beni aydınlatırsa sevinirim.

Sonraki konuşmacı ODTÜ, Felsefe Bölümünden Yavuz Başoğlu & Mehmet Taylan Cüyaz (Ama sadece Yavuz çıktı konuşmaya) “Boş Adlar; Dil Felsefesi, Mantık ve Ontoloji” başlıklı konuyu anlattı. Temel olarak şundan bahsetti;

Yerine koyma ve 3. zıtlık argümanlarının normalde işe yaradığı ama boş adlarda (Gülyabani gibi gerçeklikte yer alaman isimler vb.) işe yaramadığını anlattı. Misal, bir önermenin ya kendisi ya da zıttı doğrudur fakat söz konusu boş adlar olunca şöyle bir durum oluşuyor;

  • Gülyabani mavi gözlere sahiptir.
  • Gülyabani mavi gözlere sahip değildir.

Bu durumda birinden birisi doğru olması gerekiyor ama ortada Gülyabani yok.

En son konuşmacı ise Hacettepe Üniversitesi, Felsefe Bölümünden Deniz Ayhan “David Hume’un Tümevarım Sorununa Karl Popper’ın Çözümü” başlıklı konuyu anlattı. Bilim felsefesinde Hume’un deneysel fizikçi olarak tümevarım yönteminin oluturduğu bir sorundan bahsetti. Hume, “Yarın Güneş doğacak” gibi bir önermenin a priori akıl yürütmeler aracılığı ile ulaşamayacağını belirtir. Çünkü öyle bir kabul için birkaç defa deneyimlememiz, yani a posteriori akıl yürütme yapmamız şarttır. Biz denelerde neden/sonuç ilişkisine göre bir önermeye ulaşırız fakat deneyler bize asla nedeni göstermez, art arda gerçekleşen olaylardan ibarettir. Neden bilgisi izim inancımızdır der Hume ve bilimi bir inanç olarak niteler.

Popper ise bunu kabul etmekle beraber bilimsel metodu bu durumdan kurtarmak için doğrulama yerine yanlışlama yönteminden bahseder ve bir teori yanlışlanabilir olduğu sürece bilimin içine girer, yanlışlanmadığı sürece de doğru kabul edilir der.

Güzel bir gün oldu ve keyif aldığımı belirtebilirim. Yarın da gideceğim ve gözlemlerimi yazıya dökeceğim.